Antropik İlke: Bilim mi felsefe mi?
İnsanlar tarih boyunca varoluş sebeplerini aramışlardır. Arayışları sırasında anlam veremedikleri olayları açıklamaya çalışmış ve bu açıklamalardan bazılarını kendi varoluşlarına bağlamışlardır.

Günümüzde bize rahatça açıklanabilir sıradan doğa olayları olarak görünen deprem, meteor yağmuru, güneş tutulması gibi olaylar atalarımız için bir otoriteden gelen (Bahsedilen otoritenin kaynağı toplumlara göre değişkenlik göstermektedir.) önemli bir mesaj niteliği taşımaktaydı. Felsefe ve din yoluyla insanlar yaşama amaçlarının olup olmadığını, yaşamın kontrolünün kimin elinde olduğunu sorgulamışlardır. Zamanla gelişmiş beyni sayesinde doğaya hükmeden insan türü, kendini dünyada özel bir yerde görmeye başlamıştır. Bu düşünce yapısı, geceleri yıldızları gözlemlemekten zevk alan ve yıldızların hareketlerini belirli bir düzen içinde tekrarladığını gören insanları yanlış bir sonuca götürecekti: Dünya evrenin merkezindedir ve güneş dahil bütün yıldızlar (Gezegenlere de birer yıldız sanılıyordu.) dünyanın etrafında dönmektedir.

            Antropik ilke, insanı evrenin merkezine koyan bir düşünce sistemidir. Artık dünyamızın evrenin merkezinde olmadığı su götürmez bir gerçek olsa da insanların çoğu hala insanlığın evrende çok özel bir yeri olduğunu savunur. Evrenimizdeki fizik kanunlarının ve birimsiz sabitlerin insan yaşamı için şart olduğu, bu kanunlarda veya birimsiz sabitlerde yapılacak küçücük bir değişikliğin bile insan türünü bitireceği söylenir. Öyle ki bu denli hassas bir denge ancak ‘’tasarlanmış’’ bir başka deyişle insan için ‘’yaratılmış’’ olmalıdır. Düşünceye göre, evreni yöneten kanunlar oldukça hassas değerler taşıdığı için insan türünü barındıran evrenimizin dışarıdan bir müdahale olmadan doğal işleyişiyle oluşması çok ama çok düşük bir ihtimaldir. Ancak insan yerine başka türden bir zeki yaşam barındıran bir evrenin oluşma ihtimali de yaşadığımız evreninki kadardır. Bu durumda insan türünün bu ihtimaller arasındaki ayrıcalığı nedir? Dünyanın, oluşumundan bu yana değişen şartlarına bakılırsa insan yaşamı barındırdığı sürenin çok dar bir zaman aralığı olduğunu görüyoruz. Buna rağmen dünya ve evrenin insan için tasarlandığını iddia etmek ne kadar samimi? Eğer ‘’ince ayar’’ açısından bakılırsa antropik ilkeye kolaylıkla samimiyetsiz diyebilirim. Çünkü evren daha yeteri kadar gözlemlenememişken dünya dışı zeki yaşam formunun bulunmadığı ya da var olabileceğini kabul edip, bu yaşam formunun homo sapiens sapiens türünden canlılar olması gerektiği yargısına varmak, herhangi bir akla yatkınlığı olmaması ile beraber bilim dışı bir düşünüş biçimi olacaktır.

            Genel itibari ile felsefede kullanılsa da antropik ilke, astrofizik ve kozmolojide de kendine yer bulmuştur. Ancak tabii ki bilimin bakış açısı daha farklıdır. İlke insan özelinde değil, bahsi geçen evrende yaşayan herhangi bir gözlemci varlık için geçerlidir. Literatürde 30’u aşkın antropik ilke yorumu olduğu tahmin edilmektedir ancak bu yazıda önde gelen bir kaçından bahsetmekle yetineceğim. 1974 yılında astronom Brandon Carter, zayıf ve güçlü olmak üzere iki farklı antropik ilke görüşü sunmuştur. Carter’ın bundan sonraki yorumlara temel teşkil eden görüşü şu şekildedir:


Zayıf Antropik İlke (Carter):

Eğer evrenimiz yaşama uygun olmasaydı, burada yaşayan gözlemciler olarak bu soruyu soramazdık.

Güçlü Antropik İlke (Carter):

Dünya ve insanlık için hiçbir özel ve ayrıcalıklı durum söz konusu değildir. Yaşamı destekleyen bir evrende yaşıyoruz. O zaman sadece yaşama uygun evrenler olasılık dahilindedir.

1986 yılında Antropik Kozmolojik İlke adlı kitaplarında, matematikçi John Barrow ve fizikçi Frank Tipler, Brandon Carter’ın görüşünden yola çıkıp zayıf ve güçlü antropik ilkeyi şu şekilde tanımlamışlardır:

Zayıf Antropik İlke (Barrow ve Tipler):

Tüm fiziksel ve kozmolojik miktarlarda gözlemlenen değerler eşit derecede makul değildir ancak gözlemler, değerlerin karbon bazlı yaşamın evrilebileceği ve evrenin bunun için yeteri kadar uzun süre var olabileceği şekilde sınırlandığını gösterir.

Güçlü Antropik İlke (Barrow ve Tipler):

Evren, tarihinin bir aşamasında, içinde yaşamın gelişmesine izin veren bu özelliklere sahip olmalıdır.

Carter’ın tersine Barrow ve Tipler ilkeyi ‘’gözlemci’’ yerine ‘’karbon bazlı yaşam’’ için sınırlandırmışlardır. Daha büyük başka bir farkları da zayıf antropik ilkeyi fiziksel sabitlere uygulamalarıdır. Ayrıca bu ikili güçlü antropik ilke için 3 farklı görüş daha belirtiyorlar:

1. Sadece gözlemcileri üretmek ve yaşamlarının devamını sağlamak amacıyla tasarlanmış bir evren mümkündür.

2. Evrenin var olabilmesi için gözlemci gereklidir.

3. Evrenimizin varlığı için bizimkinden ayrı başka evrenler topluluğu gerekmektedir.

            Birinci görüş, akıllı tasarım görüşünün başka bir ifadesine benziyor. İkinci görüş ise kuantum mekaniğini tüm evrene uygulama çabasıyla oluşan bir yanlış yorumlama gibi görünüyor. Üçüncü görüş de ana fikir açısından çoklu evrenler teorisiyle ciddi biçimde benzerlik gösteriyor. Çoklu evrenler teorisi, son zamanlarda bilim insanlarının üstüne oldukça eğildiği ancak hakkında kesin ifadeler kullanılabilmesi için daha çok erken olan bir konudur.

            Kozmologlar antropik ilkeye genelde evrenin özellikleri ve kanunları üzerinde çalışırken başvururlar. Bu bağlamda evrenin nihai teoremi üzerinde çalışan fizikçilerden biri olan Stephen Hawking’den bir alıntı yapmanın yerinde olacağını düşünüyorum. Hawking, evreni tanımlayan nihai bir kuramın şu üç özelliğe sahip olması gerektiğini belirtiyor: Dört boyutlu, kütle çekimi içeren ve herhangi bir sonsuz çıkarma olmadan sonlu olan. Ve şöyle devam eder. ‘’Antropik ilkeye başvurmaksızın birinci ve ikinci özellikleri açıklamak zordur. Birinci ve üçüncü özellikleri sağlayan ama kütle çekimi içermeyen tutarlı bir kuramın olabileceği görülüyor. Ancak böyle bir evrende, karmaşık yapıların gelişimi için büyük olasılıkla zorunlu olan, maddenin büyük kümeler halinde bir araya toplanmasını sağlayacak çekim kuvvetleri yeterli olmayacaktır. ‘Uzay-zaman neden dört boyutlu olmalı?’ sorusu, normal olarak fiziğin alanı dışında olduğu düşünülen bir sorudur. Bununla birlikte onun için de uygun bir antropik ilke tezi vardır. İkisi uzay ve biri zaman olmak üzere üç uzay-zaman boyutunun herhangi bir karmaşık organizma için yetersiz olduğu açıktır. Öte yandan eğer üçten fazla uzay boyutu olsaydı, gezegenlerin Güneş etrafındaki veya elektronların çekirdek etrafındaki yörüngeleri kararsız olacak ve içeriye doğru sarmallar çizmeye eğilim gösterecekti. Geriye birden fazla zaman boyutunun bulunması olasılığı kalıyor ama böyle bir evreni imgelemenin çok zor olduğunu düşünüyorum.’’

            Antropik ilke tanımı ve kullanımının bu denli farklı sonuçlar yaratması, konunun öznel yorumlara çok açık olmasından kaynaklanıyor gibi görünüyor. İnsan, kendisiyle direkt ilgili bahsi geçen ilke gibi başlıklarda çokça kusurlu sezgilerine ve egosuna yeniliyor. Bir bakıma hala bütün yıldızların dünyamız etrafında döndüğü yanılgısındayız. 

Kaynaklar;

[1] Victor J. Stenger, The Anthropic Principle

[2] Stephen Hawking, Black Holes and Baby Universes, 1993

Resim: http://kepler.nasa.gov/images/OriginsByLWest1200px-full.jpg


Arda Çetiner
Çukurova Üniversitesi / Makine Mühendisliği - Çukurova à niversitesi - Makine Müh Yüksek Lisans

2 yorum

  • Görkem Seven
    Görkem Seven
    7 yıl önce

    Sonsuz olasılıklar evreninin bir köşesinde zeki canlılar olması şaşırtıcı değil Yalnız o olası evrenler içinden birinde gerçekten merkezde yaşayanlar da olabilir O paralel evrenlerin içinde birinde bir "küçük" yaratıcı da olabilir Olasılıklar sonsuz. Yani o yok bu yok diye kesin konuşmak da %100 doğru değil.

  • Sercan Özaydın
    Sercan Özaydın
    7 yıl önce

    İnsan, evrim fabrikasının henüz taze bir ürünü iken, o güne dek düşünmeden önce yaşamak zorunda kalmış olan atasının süregelen ritüellerine ara verip, etrafında olup biteni sorgulamaya başlar. Bu büyük bahçenin ortasında yükselen ağacın dallarından örülü tahtında oturmuş etrafta olup biteni izleyen insan, tüm varlığın 3 grupta sınıflandığını fark etti. Bu grupların ilk dikkat çekeni, canlılardı. Onlar hareket ediyorlardı ve her yerdelerdi. İlk plan onlar için yapılmalıydı. Her biri farklı biçimlerde görünseler de, gerçekte kendisiyle benzer gereksinimlere sahip olduklarını ve neredeyse aynı amaçlar için yaşadıklarını kavradı. Aradaki büyük fark ise, sürdükleri yaşamın kalitesiydi. Her canlı; korunma, beslenme ve çoğalma eğilimindeydi. Kendisinin ve neslinin varlığını sürdürmesi ancak bu üç unsura bağlıydı. Şayet ötekilerin bu ihtiyaçlarını karşılama sürecinde ayakaltında dolaşmazsa, endişe etmesini gerektirecek büyük bir sorun yaşamayacaktı. Yine de verdiği kayıpların acı tecrübeleriyle bu ilkel dünyanın sürprizlerle dolu olduğunun farkındaydı ve beklenmedik durumlar için daima tetikte ve tedbirli olmak, ilerlemek zorundaydı. Gelişimine model olarak yine bu doğal düşmanları kullandı. Kaplan kadar keskin pençeleri olmayabilirdi ama taş ve ağaçları işleyip çok daha iyisini yapma kudreti vardı. Ayı kadar kalın bir derisi olmayabilirdi fakat zırh yapabilecek malzemelere sahipti. Aklını ve ellerini kullanma becerisi sayesinde, tüm canlılar arasından sıyrılıp baskın tür olduğunda ise diğer varlıkları anlamaya odaklandı. İkinci grupta cansızlar vardı. Göklere uzanan dağlar, sonu görünmeyen denizler, dipsiz ve güçlü ırmaklar karşısında uzun süre durup düşünmesi gerekti. İlk fark ettiği tüm bu görkemlerin acımasız olmadıklarıydı. Verebilecekleri zarar insanın kendi eylemlerinin sonuçlarından başka bir şey değildi. Hepsi göründükleri gibilerdi. Irmak coşkun şekilde çağlarken önünde durmazsa, boğulmaktan korkmasına gerek yoktu. Dağın keskin yamacında dolaşmazsa düşmek için endişelenmesi yersizdi. Zaman içerisinde yaptığı gözlemler ve denemelerle, bu sakin güçlerin, yeterince tedbirli davrandığı sürece pek çok konuda yardımsever olabildiklerini görmeye başladı. Dağlar onu sert rüzgarlardan korurken, denizler sayesinde temizlenebiliyordu. Nehirlerden su içip, ihtiyaç duyduğu besini temin edebiliyordu. Bir araya geldiklerinde, çok sonra doğa adını vereceği bu iki grubun ötesinde, en büyük korkusunun kaynağı olan karanlık bir güç vardı ki, arkasındaki sırrı öğrenme çabası binlerce yıl sürecekti. Umulmadık zamanlarda başlayan dondurucu kar, düştüğü yeri denize devşiren sağanak yağmurlar, göklerin öfkesiyle yeryüzünü parçalayan yıldırımlar, gürültüsü kulakları sağır ederken; kusmuğu önüne çıkan her şeyi yakıp kavuran volkanlar, iklimler ve hastalıklar karşısında küçüklüğünü anladı insanoğlu. Her ne yaparsa yapsın, aciz kaldığı bu felaketlerin arkasındaki gücü bulmak ve kalbini kazanmak zorundaydı. Kendini diğer canlılardan ayıran huzur arayışı, mutlu olma arzusu ve etrafında olan biteni kontrol etme isteğini tatmin etmek için çabalayan insan, uzunca bir tarihsel süreç sonrasında, kendini rahat ettirecek gücün sahibini bu dünyada bulamasa da, ona yaranıp sevgisini kazanabilmek için pek çok yol buldu. Şarkılar, dualar ve ayinlerle başlayan bu saygı sunma serüveni, çağlar içinde insanın entelektüel evrimine eklemlenerek, efsanelerle desteklenip, kurbanlar, bayramlar, törenler, sistematize edilmiş otoriter yasalar, mutlak itaat, idare ve ileri yönetim unsurlarına dönüştü. Tüm bunlar olup biterken hepsine kaynak gösterilen tanrı, bu oluşun yalnızca tanığı statüsüne itilmişti. Kendi adına koyulmuş yasaların, yine kendi adına yürütülmesini izliyor ve bu süreçte bireylerin sergiledikleri tutumu ilahi bir adaletle değerlendirip mutlak sona gelindiğinde vaat edilmiş ödülden alacakları payı hesaplamakla meşgul oluyordu.